Zamanın ruhu; Birçok farklılıklarına rağmen her coğrafyanın, toplumun, kültürün fertlerini yakalayan, çağın bilgi ve teknikleri ile, bir süreç içerisinde edinilen maddi ve manevi değerlerle onları peşinde koşturan ve diğer kültürel değerlerle birlikte bulunmakla birlikte açık veya gizli en üst sıralarda bulunan hâkim değerler toplamının, dışlık ve baskı ilkeleri vasıtasıyla toplum ve fert ruhunda hâkim olması hali. Amerikalı, Çinli, Fransız, Japon veya Türk’ de; İstanbullu veya Hakkârilide ortak olan kıymet. Günümüz zamanının ruhu için şüphesiz bu, çoğu bilim marifetiyle üretilen teknoloji ve onun çeşitli ürünlerine sahip olma isteğidir. Bu istek, bütün modern dünya toplumlarının zaman akışına hâkim ve baskın olmakla birlikte toplum bireylerini de neredeyse bir ömür boyu peşinde koşturmaktadır. Uçaklı, helikopterli, otomobilli, yatlı, içinde gelişmiş her türlü gelişmiş beyaz eşyanın, televizyonun, bilgisayarın ve iletişim araçlarının bulunduğu güzel bir bahçe/konut içinde katlı; hatırı sayılır zenginlerin sahip olduğu, orta hallilerin bir kısmını elinde bulundurduğu, fakirlerin ise hayallerini süsleyen bir hayat. Kim istemez ki böyle bir hayatı! Bir Hint fakiri, bir Avustralyalı Yerli, bir Amish, belki bir Kızılderili şefi.

Geçmişte Firavunlar, kimi kral ve kraliçeler, Karun ve Süleyman, bazı Emevi Hükümdarları günümüz hatırı sayılır zenginlerinin sahip olduğu benzer bir ihtişamlı yaşama sahiptiler. Bu toplumun üst katmanını oluşturan kişilerden bazıları, zenginliklerini toplumlarının refahı doğrultusunda adaletli bir şekilde ve hakkaniyetle kullanırken bazıları iktidarları vasıtasıyla edindikleri servetlerini veya edindikleri servetleriyle oluşturdukları iktidarlarını toplumlarına veya komşularına zulüm için kullandılar.  Tanrıyı anma ve yüceltme içinde adaletli bir davranış ve refah/ferah ile bunu tam zıddı olan Tanrıyı unutma ve ondan uzaklaşma içinde zulüm ve oluk oluk insan kanı akıtma, medeniyet ve ürünlerini yakıp yıkma veya Tanrının gazabı içinde yok olma tarihteki bu iyi ve kötünün başlıca tezahürleri idiler.  Mülke yürüyüp tebellüh ederek, sahip olduğu imkânları tabiiyetindekilere Allah taksimi dağıtıp da eşitsizliklere ve zulme sebep olan bazı iyilerin iktidarı ile sahip olduğu imkânlarla toptan zevk ve sefaya dalan bazı kötülerin iktidarını da unutmamak gerek.

Bilen ve kan dökücü olan kavim, birbirinden tedirgin olarak yeryüzüne inmişti bir kere. Kabil’in -nedeni her ne ise- kıskançlık sonucu, kardeşi Habil’i öldürmesi babaları Âdem’e ilk büyük acıyı yaşatmıştı. Böylece insanoğlu için yaşam süreci/tarihi başlamış oldu. Şit’ten sonra Nuh Tanrının emri ve tanımıyla su olmayan bir yerde; karada, sonraki insan neslinin devamına bir neden olacak olan, teknolojik bir aracı; gemiyi yapmaya girişti. Şüphesiz bu gemi bir teknik harikasıydı. Bununla birlikte denize komşu olmayan bir karada yapıldığından mıdır yoksa toplumun zengin saygınlarından birinin elinden çıkmadığından mıdır nedir, inşa aşamasından beri alay ve aşağılama konusu oldu. Yapımı tamamlanıp da tandırdan su fışkırdığında geminin yol alma zamanı gelmişti. Nuh’un karısı ve bir oğlu inanmayanlarla birlikte gemiye rağbet göstermemişti. Nuh’un diğer birkaç oğlu ve neredeyse tamamı yoksul bir avuç Nuh’a ve Tanrısına inanmış kişi ile Nuh’un önceden içine yerleştirdiği hayvan çiftleri olduğu halde gemi, dalgalı sularda yüzmeye başladı. İçindekilerin duaları ve Tanrının takdiri ile gemi bir zaman sonra Cudi Dağının tepesine oturdu. Yeryüzünü kaplayan sular çekilmeye yüz tuttuğunda Nuh’un salmış olduğu güvercinin bir zeytin dalıyla dönmesiyle insanoğlu için yeni bir tarihin sayfaları açılmaya başlamış oldu.

Ne var ki, yeni bir tarihin teker teker açılan sayfaları içinde, iyilikler bulundurduğu gibi birbirine güvenmezlik, kıskançlık ve kan dökücülük gibi kötülükler de barındırdığından, Nuh’un oğulları ve onlardan olma oğulları bir gerilim ve tansiyon içinde dünya coğrafyasına dağılmaya ve onu mülk edinerek diğerlerinden sakınmaya ve korumaya ve içinde rahat bir yaşam sürmek için imar etmeye başladılar. Bu toprağı/suyu mülk edinmede, imar etmede mahir olan topluluklar ektiklerini biçiyorlardı. Dünya uğraşı ve meşgalesi insanoğlunun ideal ve inançlarını, yaşam tarzını belirler olmuştu.

Nil vadisinin bereketli topraklarında Kıpti Toplumu, güçlü tanrı firavunlarının yönetiminde ihtişamlı bir kültür ve medeniyet kurmuşlardı. Şehirleri tapınaklarla, saraylarla, heykellerle, bahçelerle donatılmış olan bu toplumun mezarları bile tek kelimeyle muhteşemdi. Apis Öküzü bu toplumdaki gücü adeta simgesel olarak tanrılaştırıyordu. Böyle bir topluluğa iş gücü sağlayan köleler lazımdı. Firavunun inanıp güvendiği, maharet sahibi veziri Yusuf zamanında gelen kardeşlerinden olma çocuklarını, Kıpti toplumu bir zaman sonra köleleştirdi. Tek Tanrıya inanan bu yoksul kölelerin ruhlarına, bu zengin toplumun bazı yaşam tarzı ve inançları da ister istemez işler ve kazınır olmuştu. Bu, Onların dilemması/ikilemiydi.

Tanrılık taslayan firavunun Yahudi köle toplumuna zulmü artınca, bu Tanrının gücüne gitti. Musa’yı hem firavunu tanrılık fikrinden vazgeçirmek hem de onun insanlara adaletle davranmasını teklif ve telkin etmek için Mısır sarayına gönderdi. Musa süs günü firavunun sarayında toplanan halkın huzurunda büyücülerin büyülerini Tanrının kendisine öğrettiği maharetle bozdu, onlara galip geldi. Ancak bu, firavunun doğru yolu bulmasına yardımcı olmadı. Musa, ırkdaşları köle Yahudi toplumunu Kızıldeniz’den asa mucizesiyle geçirerek Mısır’dan çıkardı ve firavunun zulmünden kurtardı. Ancak bu kurtuluş Yahudi toplumu için izafiydi. Tih sahrasında dolaşmaları kırk yıl sürdü. Musa bir türlü vaat edilmiş topraklara onları ulaştıramıyordu. Tanrı tarafından bıldırcın eti ve kudret helvasıyla besleniyorlardı ama Onlar bundan bıkmış; kabak, mercimek, sarımsak vb yiyeceklerden istiyorlardı. Hatta içlerinden bazıları, bu çölün zorluklarından yılmış, köle bulundukları önceki Mısır’daki yaşantılarını arıyorlardı/özlüyorlardı. Bu arayış ve özleyişten midir, yoksa Samiri’nin ince ve şeytani maharetinden midir nedir, Musa Sina Dağına Tanrısıyla buluşmaya gittiğinde Samiri’nin altından yaptığı böğürmesi de olan buzağıya tapındılar. Sonradan tövbe etmeleriyle birlikte, içlerindeki buzağı sevgisi devam ediyordu. Bu onların ikinci dilemması/ikilemiydi. Musa tedbir olarak Tanrının vahyiyle onlara gösterişli salma bir danayı kestirmeyi başardı ki neredeyse bunu yapamayacaklardı.

Davut’un oğlu Süleyman daha on iki yaşında yetenek ve akıl sahibi olduğunu göstererek babasının gözünde seçkinleşti. İlerleyen yıllarda Tanrı onu çeşitli maharet ve imkânlarla donatarak kendisine peygamber, toplumuna önder yaptı. İçinde kutsal emanetlerin de saklandığı sarayı teknolojik harikalarla donatılmıştı. Kuşların dilinden anlayabiliyor. Rüzgârı kullanarak istediği yerlere kısa zamanda gidip gelebiliyordu. Erimiş bakır madeni ona sel gibi akıtılmıştı. Süleyman sahip olduğu bu imkânları ve ihtişamı Tanrının kudretinin bir tezahürü olarak görüyor ve Ona şükrediyordu. Zamanında bırakınız sadece iyilerin iyilik üretmesini, şeytanlar bile Süleyman’ın emrinde iyilik değerleri üretiyorlardı. Belkıs ve toplumu Süleyman’ın bu üstünlüklerini görünce Müslüman olmuşlardı.

Filistin’in üst yan ve karşı komşusu Antikite Çağı Yunanlıları bereketli topraklarında yetiştirdikleri ürünlerini; zeytinyağı, üzüm, incir, şarap deniz ticareti yoluyla diğer ülkelere pazarlıyorlardı. Deniz ticareti yoluyla oluşturdukları iletişim ağıyla diğer komşu medeniyetlerden haberdar idiler. Batı Anadolu’nun karşısında kadim rakipleri ise Perslerdi.  Milattan önceki yıllardaki bölgenin tarihini Heredot’tan öğreniyoruz. Homeros ve Hesiod daha çok Yunan Kozmogonisi ve Kültürü ile ilgili bilgiler veriyor. Kölelerin, kadın ve çocukların yönetim erkine katılmadığı bu toplumda tam demokrasi vardı. Yunan şehir devletleri kararlarını tüm vatandaşlarının katılımıyla alıyor. Yöneticiler seçimle işbaşına geliyor. Bu nedenle halkın oylarını toplayabilmek için akıl yürütme ve güzel konuşma sanatını Sofistlerden öğreniyorlardı. Sofistler için temel değer; her şeyden şüphe etmek, hiçbir şey hakkında kesin bir karara varmayıp, hükmü askıda bırakmaktır. Thales, Anaximenes, Anaximandros gibi tabiat filozofları evrenin temel maddesini, arkesini arıyorlar; anasırı Erbaanın –su, hava, ateş- üçünü yüceltiyorlar. Herakleitos evrenin temel arkesinin ateş olduğunu savunurken değişime vurgu yapıyor, ona göre evrende değişim esas, tek değişmeyen şey, değişimin kendisi. Parmenides ve Elealı Zenon ise tam zıt görüşteler;  evrende değişim olmadığı gibi, bir hareket de yoktur. Bizim hareket olarak algıladığımız şeyler, birer yanılsamadan ibarettir. Ünlü atlet Aşil ile bir kaplumbağa bir yarışa girseler, Aşil kaplumbağaya birkaç metrelik bir avans/ön verse, kaplumbağa ile arasındaki mesafeyi asla kapatamaz. Demokritos, tek tek ve birbirinden ayrı olarak gördüğümüz nesnelerin temel yapıtaşlarının birbirine benzer ve farklı olarak gözümüzle göremeyecek kadar küçük şeyler olduğunu savunuyor ve bunlara atom ismini veriyor. Ona göre atomlar arasında boşluk vardır. Eğer atomlar arasında boşluk olmasaydı, örneğin, biz bıçakla bir elmayı asla kesemezdik.

Sokrates erdem ve ahlak üzerine fikirler geliştiriyor. Bilgilerin doğuştan zihnimizde olduğunu söylüyor. Bunu ispat için de bilgi doğurtma yöntemi olan soru-cevapla cahil bir çobana bir geometri problemini çözdürüyor. Çok tanrılı Yunan düşüncesine karşı çıkıyor. Fakat bu karşı çıkışın cezası ağır oluyor. Atina’nın gençlerini ayartmak ve Tanrılara karşı çıkmak suçundan mahkemede yargılanıp baldıran zehri içmek suretiyle ölüme mahkûm ediliyor. Öğrencilerinin kendisini hapishaneden kaçırma fikrini “Atinalıların kafasında kimin haklı olduğuna dair bir istifham yaratmamak” için reddediyor. Öğrencilerinin gözü önünde ve onların hıçkırıkları arasında soğukkanlı bir şekilde baldıran zehrini içiyordu. Sokrates’in öğrencisi Platon ünlü idealar teorisini ortaya atıyor. Ona göre bu âlemde gördüğümüz her şeyin aslı idealar dünyasındadır. İdealar dünyasındaki ideler da varlıklarını en üst idea olan iyi idesinden alırlar. Bu dünya bir görüntüler dünyasıdır ve geçicidir. Mağarada zincirlerinden kurtulan insan görüntüleri değil, gerçeği görebilir. Platon’un öğrencisi Aristoteles ise Tanrının ilk yaratmasından sonra oluşa müdahale etmediğini söyler, bu nedenle maddenin gücü dışarıdan verilmekle değil içten olmakla etkindir. Aristoteles Doğa Felsefesi ile uğraşıp varlıkları gözlemleyip sınıflıyor. Aklın prensiplerini ortaya koyuyor. Ona göre aklın prensipleri varlıklarını doğanın prensiplerinden alırlar. Doğa ve olaylarında ise birbirini takip eden bir kararlılık vardır. Bu kararlılık insandaki bilgiyi ve düşünmeyi oluşturur. Aristoteles, on üç on altı yaşları arasında Büyük İskender’in üç yıl hocalığını yapar. Seferlerinde yetmişe yakın şehir kuran İskender Persleri yener ve onların sarayından dünyayı idare eder. Yirmi iki yaşında tahta geçen İskender otuz üç yaşında bir eğlence sonrasında ölür. On bir yıllık iktidarından geriye kurmuş olduğu şehirler ve bir de “fethedilecek yer kalmadı” diye ağlaması kalmıştır. İskender’in ölümünden sonra Büyük Helen Medeniyeti varlığını bir müddet Mısır’da devam ettirdi. Yeni Plâtonculuk Mısır’da yayıldı. Sonrasında Yunan Felsefesi Buradan ve Süryani’lerin Yunan Felsefe metinlerini Arapçaya tercüme etmeleriyle Bağdat’tan Tüm İslam Medeniyeti içerisinde yayılmış oldu.

Eski Yunanlıların tanrılarını insan şeklinde ve tabiatında kabul etmeleri, bununla birlikte insanı tanrılaştırmamaları, birbirinin zıddı, çelişiği ve çevreleyicisi birçok fikri, demokrasi yönetimleri içinde büyük çalkantılar olmadan hoş görmeleri, içlerinden çıkan İskender’i Dünya imparatoru yapmaları o dönemin kendi kültür dinamikleri çerçevesi içerisinde açıklanabilir konulardır. Bana göre Antik Çağ Yunan Toplumunun en büyük ikilemi Fizik- Metafizik her türlü konuyu akıl yürütme yani felsefe yaparak ortaya atmaları; yakın komşuları olan Perslerin Zerdüştlük dini ve Yahudilerin Tevrat Dininden, Mısırlıların Güneş Tanrısına Tapıcılığından bilgileri yokmuş gibi davranmalarıdır. Bu onların ikilemi olduğu gibi, olguyu tam açıklayamamamızdan kaynaklanan biz felsefecilerin de bir ikilemidir.

İsa bakire Meryem’den, Yahya’da başı beyaz alev gibi tutuşan Zekeriya’nın yaşlı karısından Tanrı’nın kudretinin birer tezahürü olarak bir yaş kadar arayla dünyaya geldiler. Doğdukları gün Tanrının selamı onlar üzerinde idi. Meryem’in annesi ile Zekeriya’nın karısı kız kardeştiler. Bu teyze çocuklarının ölümleri de bir sene kadar arayla oldu. Otuzlarının ilk yaşlarında öldüler. Roma yönetimi altındaki Yahudilerin din adamları, otoritelerini zedelediği ve önceki, içerisine dünyevi işlerin de karışarak beşerileşen inançlarını zayıflattığı için İsa’ya düşmandılar. Onu bir tuzakla yakalayıp Roma valisinin karşısına çıkardılar. Vali İsa’yı affedip salıvermeye daha yatkın iken, Yahudi toplumunun bir azgınlık ve bozgunculuk yapacağından korkarak Onlara teslim etti. Onlar da İsa’yı çarmıha gererek öldürdüler. Hıristiyan kaynaklarındaki bilgi bu yöndedir. Sonrasında Kuran, İsa’nın ne çarmıha gerilip ne de öldürülmediğini fakat Tanrı tarafından göğe yükseltildiğini, çarmıha gerilen kişinin onlara İsa gibi gösterildiğini beyan eder. Vaftizci Yahya İsa’nın getirdiği hükümlerle insanları doğru yola davet ediyor. Onları vaftiz edip inançlarını perçinleştiriyordu. Çevresindeki insanlar da onun Tanrının bir elçisi olduğunu kabul ediyorlardı. Yahudi hükümdarı Herod’u annesinin de kışkırtmasıyla baştan çıkaran güzel yeğeni, içkili bir eğlencede yapmış olduğu dansla aklını başından alınca, ne dilerse yapılacağına dair amcasının ricasına, evliliklerine İsa’nın getirdiği hükümlere dayanarak karşı çıkan zindanda tutuklu bulunan Yahya’nın başını isteyerek karşılık verdi. İsteği hemen yerine getirildi. Adını bizzat Tanrının ilk defa kendisine koyduğu Yahya, şehit edilmişti. Öldükleri gün de Tanrının selamı onlar üzerinde idi. Evlat acısıyla yıkılan Zekeriya da kısa bir zaman sonra çıkarcı zalimlerden bir ağaç kovuğu içerisinde saklanmış olduğu halde başı kesilerek şehit edildi. Yahudi toplumu kısa bir zamanda üç peygamberin canına kastetmişti.

Yahudi toplumuna Firavunun dayanılmaz, aşağılayıcı ve yok edici zulmüne katlanarak -Bir kâhinden Yahudi toplumundan çıkacak bir er kişinin kendi iktidarına son vereceğini öğrenen Firavun hamile Yahudi kadınlarının rahimlerini yoklattırıp, onların doğumların takip ettiriyor ve doğumlarına müteakip erkek çocuklarını öldürtüyor, sadece kız çocuklarının yaşamasına izin veriyordu- hak olan inançlarında sabrettikleri için Tanrı tarafından diğer topluluklara göre bir üstünlük verilmişti. Tanrı nazarında seçkinleşmişlerdi. Sonraki asırlar ve nesillerde dünya sevgisi ve mal mülk sevgisi Onlara hâkim oldu. Öyle ki kendi peygamberlerine iftira eder ve onları öldürür hale geldiler. Apaçık mucize ve delillerle gelen ve kendilerini doğruluğa davet eden Allahın elçilerini tanıyıp bildikleri halde kutsal inançlarını dünyalık çıkarlarına kurban ettiler. Bu onların üçüncü dilemması/ikilemiydi.

Tih Sahrasının Kızıldeniz’e karşı bir yerindeki çöllerde Merve ve Safa tepelerinde bir kadıncağız ümit ve korku arasında birilerini görüp de yardım almak amacıyla gidip geliyordu. Bebeği İsmail susuzluktan ölmek üzereydi. Tanrının ilhamıyla bir yeri ayağıyla sekiz on santim eşeledi ve oradan besberrak bir su çıktı. Çocuğuna o suyu kana kana içirdi. Çıkan suyun yanında konaklayan kadının adı Hacer’di . O bölgeden geçip giden kervanlar ve göçebe kabileler sonradan, su marifetiyle burayı yerleşim yeri haline getirdiler, kentin adını da Mekke koydular. Hacer’in kocası İbrahim zaman zaman buraya karısını ve çocuğunu görmeye geliyordu. Derken bir müddet sonra Tanrının emri kendisine ulaşınca oğlu İsmail ile birlikte bu suyun yanı başına Allah adına bir ev yapmaya koyuldu. Sonraları İsmail Babası İbrahim’in hak dinini buralarda yaydı. Allahın evi Kâbe de inananlar için bir ziyaretgâh ve hac yeri haline geldi. Hac mevsimi kabileler için barış mevsimi oldu. Korku ve tedirginliklerden azade, bu kutsal mekâna ziyaretlerini yapabiliyorlardı.

Gel zaman git zaman, bin yıllar devreye girdiğinde cahiliye devri Arap toplumunun saf ve duru olan inançları bozulmaya yüz tuttu. Kâbe’ye kabilelerini temsil eden elleriyle yontmuş oldukları putları da dikip artık hac mevsimin de onları da ziyaret etmeye geliyorlardı. Allah ile birlikte başka ilahlara da tapmaya başlamışlardı. Bu, Arap Toplumunun birinci dilemması/ikilemi idi.

İçlerinden çok az bir kısmı İbrahimi inançlarını koruyorlardı. Yakın Yahudi ve biraz uzakta Hıristiyan komşuları vardı. İşte böyle bir zamanda İsa’dan altı yüzyıl kadar sonra Allahın elçisi ve kulu Muhammed, Kuranın mesajlarını tebliğ etmeye başladı. Çok zorlu ve sert bir yirmi yıldan sonra Arap kabilelerin tamamına yakını Müslümanlığı kabul etti. Muhammed bir peygamber ve Allahın bir kulu olarak öldü. Hiçbir zaman bir ihtişamlı kral yaşantısına sahip olmadı. Neredeyse peygamber olduğu yılların tamamını fakirlikle geçirdi. Bu müddet zarfında Allahın mesajlarını tebliğ etmekten ve onları dosdoğru olarak uygulamaktan geri durmadı. Beşer olarak yanıldığı yerlerde bizzat Tanrı tarafından uyarıldı ve iş doğrusuna kavuşturuldu. Ölümünden sora ilk dört halife seçimle iş başına geldi. Ebu Bekir ve Ömer Muhammed’in Kayınpederleri; Osman ve Ali Damatları idiler. Dört Halife Devrinde İslam’ın yayılması devam etti. Ancak yönetim problemleri varlıklarını yavaş yavaş hissettiriyordu. Osman ve Ali’nin sonları camide suikastla öldürülmekle oldu.  Ali’den sonra halkın büyük bir kısmı Ali’nin oğlu Hasan’ı halife görmek istese de güç Müslüman olmadan önce peygamberin en büyük düşmanı Mekke’nin en varlıklı ve zengin kişisi Ebu Süfyan’ın oğlu ve Osman’ın yeğeni Muaviye’den yanaydı. Hasan Muhammed’in bizzat torunu olmakla birlikte Muaviye de O’nun kayınbiraderi idi. Ancak Hasan Müslümanlar arasında çıkabilecek olası kargaşaları öngördüğünden halifelikten feragat etti. Bununla birlikte suikastla öldürülmekten kurtulamadı. Hasan’ın kardeşi Hüseyin Muaviye’nin halefi Yezid'e tabi olmadı. Irak halkından almış olduğu mektup ve davetiyelerle, destek sözleriyle bebek, çocuk, genç ve yaşlı bütün ailesini de yanına alarak dönüşü olmayan bir yola koyuldu. Kerbela’da etrafı sarıldı. Yezid’in komutanının askerleri saldırıya geçince onlarla kahramanca çarpıştı. Çoluk-çocuk, kadın bebek bir damla suya hasret bir şekilde bütün erkekler çoluk çocuk dâhil şehit edilerek öldürüldüler. Hüseyin’in kafası kesilip yerlerde tekmelendi. Hüseyin’in en küçük oğlu İran Şahının kızı Şehribanu’dan olma Zeynelabidin, kadınların Yezid’e yalvarmalarıyla canını zor kurtarabildi.  Her iki tarafta sahabelerden saygın kişiler vardı. Bu savaşın önlenememesi, Iraklıların destek sözlerinden caymaları, mücadelenin sonunda peygamber torunlarının hunharca öldürülmesi ve buna seyir, en sonunda da Yönetim erkinin, güç ve kuvvet sahibi Yezid’de kalması İslamın Peygamberden hemen sonraki ilk devresindeki Arap Toplumunun ikinci dilemması/ikilemi idi.

Kerbela Savaşı sonrası evrelerde Hüseyin müdavimlerinin Şia’yı üretmeleri ve bu yeni anlayışın çoğunlukla Zeynelabidin’in annesinin memleketi İran’da yer bulması ve Ehlibeyt severliklerine rağmen klasik İslam dogmalarından Şia’nın uzaklaşmaları da Fars Toplumunun ve Şii Arapların bir dilemması/ikilemi idi.

Debdebe ve ihtişama da önem veren Emevi Hükümdarları İslam’ı Endülüs’e kadar götürdüler. Berberi komutan Tarık Bin Ziyad ordusunu Endülüs kıyılarına ulaştırdığında zafer veya ölümden başka geriye dönüş için bir yol olmadığını askerlerine göstermek için gemileri yaktırdı. Böylece ölümüne savaşan ordusu 711’de Endülüs’ü fethetti. Emeviler Endülüs’te ihtişamlı bir medeniyet kurdular. El Hamra Sarayı ve Kurtuba Üniversitesi bu medeniyetin önemli yapı ve müessesi idiler. Çağın bilimleri bu üniversiteden Avrupa memleketlerine yayılıyordu. Yunan Felsefesini Batılılar Endülüs’ten öğrendiler. Tıp, Felsefe, Matematik, Kimya, Astronomi gibi bilimler de buradan yayıldı. İbnİ Rüşt, İbni Sina, Farabi, Gazali’nin, İbni Heysem ve İbni Haldun’un fikirleri Avrupa’ya buradan yayıldı. Avrupa kendi Rönesans’ının temelini Endülüs’ten aldı. Sekiz yüz yıl Araplara Endülüs’ü vatan tutmaya yetmedi. 1492’de güneyde küçük bir Arap azınlık bırakarak Endülüs’ü terk ettiler. Yahudilerin de Endülüs’teki kaderi aynı oldu. Endülüs’ten sürüldüler. Büyük bir çoğunluğu kendilerine kapılarını açan Osmanlı İmparatorluğunun topraklarına geldiler.

Orta Asya’nın bozkırlarından kuraklıklar ve Moğol Baskısıyla yavaş yavaş Batıya doğru gelen Türkler Büyük Selçuklu İmparatorluğundan sonra Anadolu Selçuklu Devletini kurdular. Devletin parçalanmasından sonra Oğuz’un Kayı Boyuna Mensup Osmanlı Aşireti Anadolu’nun Batısında Dağılan Selçuklu İmparatorluğunu kendi idaresi altında toplamayı başardı. Tüm Anadolu’nun kısa zamanda hâkimiyetini sağladı. Uygulamış olduğu düzenle azınlıkları kendisine bağlamayı bildi. 1453’te İstanbulu’u fethederek, sonrasında Doğuda, Balkanlarda, Orta Avrupa’da hâkimiyeti sağladı. Kısa zamanda Akdeniz bir Osmanlı Gölü haline geldi. Kanuni Devri şüphesiz, Üç kıtada bugünün Amerika’sının iktidarına sahipti. Kanuni bir mektubuyla Fransa Kralına eğlencelerde yapılan kadınlı erkekli dansı yasaklatmıştı.  İlk toprak kaybının yaşandığı 1699 Karlofça Antlaşmasına kadar, yani Osmanlı İmparatorluğunun Yükseliş Devirlerine baktığımızda çoğunluğu devşirme vezirlerin görevde olduğunu görürüz. Gerileme, Çöküş ve Dağılma devrelerinde çoğunluk Türk asıllı vezirler görevdedir. Osmanlının eğitimine baktığımızda, yükseliş devirlerinde Fen ve Din Bilimlerinin birlikte medrese müfredatında yer aldığını ve fakat sonraki yıllarda Felsefe Derslerinin eğitim programlarından çıkarıldığını ve ağırlığın Dini Bilimlere kaydığını görürüz. Önceleri Ulemanın yükselmesi medrese eğitimi içinde bir disiplin anlayışı ile olurken sonraları yönetim erkinin bu işe karışmasıyla unvan ve kariyer edinmede liyakat bozulmuş ve adam kayırma sonucu “Beşik Uleması” türemiştir. Devlet-i Ali’nin geleceği kurtarması orduya bir çeki düzen vermekle ve eğitimle olacağı anlaşılınca 1700’lü yıllarda Batı Etkisinde Eğitim Kurumları açılmaya başladı. Her bir yeniliği kâfirlikle ve zındıkla karıştırarak ikide bir kazan kaldıran Yeniçeri Ordusu lağvedilerek yerine Nizam-I Cedit kuruldu. 1800’lü yıllarda devlet eğitim işini sahiplendi. Maarif-i Umumi Nizamnamesi çıkarıldı. Öğretmen Yetiştirmede ve Yüksek Öğretimde yeni okullar açıldı. Osmanlı İmparatorluğundaki yenilik hareketlerine şöyle kuşbakışı bir baktığımızda bu yenilik hareketlerinin ya dönme ya imparatorluğa sığınmış yabancı ya da azınlığa mensup teba eli ile çoğunlukla yapıldığını görüyoruz. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bir takım yenilikler de dışarıdan çağrılan uzman ve öğretim üyeleri eli ile yapılmıştı.

Birinci Dünya Savaşında tarihte eşi benzeri olmayan bir savaş ile Çanakkale Savaşını kazanmamıza rağmen müttefikimiz Almanlar savaşı kaybedince Osmanlı İmparatorluğu da savaş mağlubu sayıldı. Zaten Balkan Savaşları sonucu Balkanlar elimizden önceden çıkmıştı. Birinci Dünya Savaşı sonucunda İmparatorluğun tüm güneyi de elimizden çıktığı gibi İmparatorluğun kalbi olan Anadolu da Sevr Antlaşmasıyla İtilaf Devletleri tarafından paylaşıldı. Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu İnsanın verdiği Kurtuluş Savaşı ile tam bağımsız Türkiye Cumhuriyet’i Devleti kuruldu. Nizam-ı Âlem ülküsü ile yola çıkan Türk toplumu, İmparatorluğunu kaybetmiş ve öz kalesine çekilmişti. Seksen Doksan yıllık süreç içerisinde bugün geldiğimiz nokta; kalenin duvarlarının aşındırılması, kapılarının içten ve dıştan zorlanması ve kale kapısına asılan kimlik levhasının değiştirilmesi seslerinin dillendirilebilmesidir. Artık dünyaya nizam vermeyi Amerikalı ve İngiliz’e bırakmış kendimize çeki düzen vermekle uğraşıyorduk. Bu, Türklerin temel dilemması/ikilemi idi. Dünya Liderliğine önem veren bir toplumun, yenilik yaratmaya ve bunun gereklerini yapmaya tarihten günümüze özlü olarak yapışmaması ve yeniliklerin kendisine ithal yoluyla gelmesini beklemesi ise diğer bir dilemması/ikilemi idi. Tabii bu ilk evvelde halkın değil Aydın Zümre ve Yönetici Zümrenin bir ikilemi olmalıydı.

Hıristiyanlığın yayılma sürecindeki bin yılda Avrupa’da bilim ve felsefe hareketlerinde bir ilerleme olmadı. Bunda, Roma İmparatorluğunun bölünme sürecine girerek sonunda Batı ve Doğu Roma İmparatorluğu diye ikiye ayrılmasının, Batı Roma İmparatorluğunun çökmesinin, Kuzeydeki Germen ve Hun kavimlerinin hegemonik yayılmalarının ve birkaç defa Avrupa nüfusunun önemli bir kısmını yok eden veba salgınlarının önemli bir payı vardır. Bu devrede Hıristiyanlık Doğu Roma’nın resmi dini oldu. İmparatorluğun başkenti Konstantinapolis’te 330’da ilk kilise, inşa edildi. Sonraki on yıllarda Hıristiyanlık Avrupa’nın tamamına yayıldı. Kilise ve Papalık iktidarını pekiştirdi. Kıtadaki bu dönemin Felsefe hareketleri Aristo’nun fikirlerinin ve Hristiyanlık Dininin Prensiplerinin enmuzeçi şeklindedir. Bir farkla ki; Aristo’nun fikirleri ve Yunan Felsefesi İslam Dünyasında tabiatçı düşünceyi geliştirirken, Aristo’nun fikirleri ve Yunan Felsefesi Batı Dünyasında tümdengelimci yargılara tümevarımcı yargılardan daha çok önem veren Skolâstik Düşünceyi geliştirmiştir. Aqinua’lı Saint Thomas bu sentezin fikir babasıdır ve kısmen Gazali’nin fikirlerinden etkilenmiştir.  1453’te Fatih’in İstanbul’u fethetmesiyle, Doğu Roma İmparatorluğu da yıkılmış oldu. Konstantinapolis’teki Bilim ve teknik adamlarının çoğu İstanbul’u terk edip İtalya’ya gittiler. Endülüs’ten alınan etki ve Konstantinapolis’ten bilim ve teknik adamların İtalya’ya göçü ile Batı Rönesans’ı başlamış oldu.

Batı Rönesansı’nın özünü Tanrı merkezli bir dünyadan, insan merkezli bir dünyaya inmek oluşturuyordu. Bunu yaparken Antik Yunan düşüncesini örnek alıp Felsefe, Sanat, Edebiyat, Bilim ve Tekniği daha ileriye götüreceklerdi.  Nitekim öyle de yaptılar Rönesans’ın öncesinde Galile ve Roger Bacon ile başlayan ilerleme süreci Leonardo Da Vinci, Mikelanj,  Martin Luter, Francis Bacon, Emmanuel Kant, Descartes, Spinoza ve Newton  ile Aydınlanma Çağı içinde devam etti. Galile güneşin dünya etrafında değil, aksine dünyanın güneş etrafında döndüğü fikrini ortaya attı. Bu yeni fikrinden dolayı mahkemeye çıkarıldı. Engisiyon mahkemesi Galile’nin fikirlerini dine aykırı bularak kendisini ömür boyu ev hapsine mahkûm etti. Kant varlığın Numen ve Fenomen olarak ikiye ayrıldığını düşünür. Numeni değil, fenomeni bilebiliriz ona göre. Paralelinde Metafiziğin bilim olamayacağını, bilimin Fiziği düşünme ve araştırma konusu yapması gerektiğini söyler. Hayvanlara birer otomat gözüyle bakan Descartes, madde ve idea cinsinden iki ana varlığa dikkat çeker, O’na göre sağlam bilginin anahtarı yöntemli şüpheciliktir. Spinoza Tanrı kanunları ve tabiat kanunlarının aynı olduğunu, görünen şu âlemin varlık akışının Tanrının varlığının zorunlu bir tezahürü olduğunu savunur. Bu temel esaslı düşünceleri karşılığında da Yahudilikten ihraç edilir. Gözlük camları parlatarak hayatını idame ettirir ve fakir bir şekilde ölür. Newton evrendeki genel çekim yasalarını inceledi, gemi tasarımından optiğe birçok mekanik alan konusu ile ilgilendi ve Fizik Biliminde kendisinden sonraki üç yüz yılda etkili oldu. 16., 17., ve 18., Yüzyıllarda Batı düşüncesi ve Bilmi çok yönlü devam etti. Pastör, Nietzche, Rousseau, Hegel, Herbert Spencer, Auguste Comte, Durkheim, Marx, Charles Darvin, Freud, Adler, Karl Güstav Jung bu dönemin öne çıkan bazı filozof ve bilim adamlarıdır.

Rönesans ile başlayan ve Aydınlanma çağı ile devam eden Felsefe, Sanat, Edebiyat ve Bilim ve Teknikteki yükseliş, ilerleyen süreç içerisinde Kilisenin otorite kaybına neden oldu. Martin Luter’den sonra Protestanlık fikri ortaya çıktı. Protestanlar, Katolikliğin temel prensiplerinden olan ömür boyu bir kadınla evliliğe karşı çıktılar. İngiltere Kralı Sekizinci Henri karısını boşamak ve başka bir evlilik yapabilmek için Protestanlığa geçti. Protestanlar, papalığın devletlerin ve insanların her türlü dünyalık işlerine karışmasına; cenneti parselleyip satmalarına, papaz karşısında para karşılığında günah çıkarmaya karşı çıktılar. 1789 Fransız ihtilalından sonra Avrupa’da milli devletlerinin papalık karşısında yavaş yavaş güçlenmeye başladığını ve devlet ile din işlerinin devlet yönetimlerinde yavaş yavaş ayrışmaya başladığını görüyoruz. Bilim ve tekniğin de devam eden yükselişi bu milli devletlerdeki merkantilizmi ortaya çıkaracak ve kömür ve sonrasında petrolün bir numaralı enerji kaynakları haline gelmesiyle de Avrupa ülkelerinin özellikle yer altı ve bir kısım yerüstü kaynakları zengin ve fakat gelişmemiş ülkelerini sömürgeleştirmeleri ve bu iş için birbirleriyle kıyasıya mücadele etmeleri ilerleyen on yıllarda görülecekti. İsa’nın “senin yüzüne birisi vurursa, öbür yüzünü de dön!” deyişi ve öğretisi ilerleyen yüzyıllarda enflasyona uğrayacak; ulus temelli hümanizmi geliştiren Avrupa, başka ülkelerin insanını iliklerine kadar sömürmeyi kendisine bir numaralı hedef olarak seçecekti. Bu Hıristiyanlığın temel dilemması/ikilemi olacaktı.

1712’de Yahudi Asıllı Alman Orfeus Bessler bir devri daim makinesi yaptı. Bu mekanik prensiplerle dönen hatta hafif bir yük de kaldırabilen bir dönergeçti. Makinenin iç parça ve aygıtları dışarıdan görünmüyordu; çünkü Bessler fikrinin çalınmasına karşı önlem almış ve tekeri dıştan bir örtü ile sararak iç parçaların görünmesini engellemişti.  Bu makinenin elldört gün aralıksız çalıştığı noter tasdikiyle kayıt altına alınmıştı. Bessler çeşitli şehirlerde kurmuş olduğu panayırda para karşılığında, bu makinenin elle şöyle bir çevirdikten sonra dönmesini ve dışarıdan herhangi bir güç vermeden dönmeye kesintisiz devam etmesini halka izlettiriyordu. Bir zaman sonra Alman yönetimi, Bessler’in bu işten kazanmış olduğu paradan vergi tahsil etmeye kalkıp onu mahkemeye verince zaten hafif esrik olan kafası temelli attı. Yapmış olduğu makinesini paramparça ederek kırdı. Sonraki birkaç yılda aklı başına gelip makineyi tekrar yapmaya koyulduysa da ömrü buna vefa etmedi. Yapmış olduğu mekanik makine ise zamanından günümüze onu tasdik ve inkâr arasında bir şüphe halesine gömüldü.

Kömürle çalışan ilk buharlı makine 1800’lü yılların ilk çeyreğinde İngiltere’de yapıldı. Önceleri madende biriken suları yukarı çekmek için kullanıldı. Sonradan dokuma tezgâhlarında kullanıldı ve ulaşım için Trenleri hareket ettirdi. Trenleri önce basınçlı hava ile çalıştırdılar. Her nedense bu yöntemin verimsiz olduğu gerekçesiyle sonradan tekrar su buharına döndüler.  El Cezeri’nin 1000’in ilk ikinci yüzyılında yaptığı buharla çalışan abdest ve raks otomatları yüzyıllar sonra Avrupa’da yüzlerce yolcu taşıyabilen trenlere dönüştü. Siyah, değersiz taş parçası kömür de Kara Elmas’a dönüştü. Günümüzde termik santralleri de çalıştırmasından dolayı o zamandan bu zamana bir hayli değere bindi. Yeraltından çıkan bir başka siyah renkli madde, petrolün yanıcı ve özellikle patlayıcılığı içten patlamalı motorların icadına ilham verdi. Bu motorlar önce dokuma tezgâhlarında sonra da ulaşım için özel ve lüks de olabilen otomobillerde ve sonrasında gemi, uçak ve helikopter gibi hava ulaşım araçlarında kullanılmaya başladı. Geliştirdikleri fizik bilimlerin yansıması olan teknolojileri için önemli bir değer olduklarını düşündükleri petrol bölgelerini Avrupa Ülkeleri, özellikle İngiltere, işgale koyuldu. Petrol Bölgesi olan Osmanlı İmparatorluğunun tüm güneyi elinden çıktı ve İngiltere’nin eline geçti. İkinci dünya savaşından sonraki dünyanın yeni süper gücü Amerika sonradan buralara hâkim oldu. Diğer güç Sovyetler Birliği de diğer petrol bölgelerini kontrol ediyordu. Günümüzde bilim adamları artık rezervlerin ancak 30-40 yıla kadar dayanabileceğini bildirse de Kara Balçıklı Gözeden çıkan siyah memba, yer çekiminin zıddına yeryüzüne doğru akmaya ve dumanları onun göğüne ağmaya devam etmekte ve uğruna gündüz çekilen emeklerin gecelerde de devam etmesine neden olmaktadır. Kara taş ve siyah yağ marifetiyle şimdi gecemiz gündüz gibi ışıl ışıldır. Ay bu ışık huzmeleriyle yarılmıştır.

Nikola Tesla (Sırpça: Никола Тесла; d. 10 Temmuz 1856, Smiljan, Avusturya-Macaristan – ö. 7 Ocak 1943, New York, ABD) Sırp asıllı Amerikalı mucit, fizikçi ve elektrofizik uzmanıdır. Aslında dünyadaki bilim ve teknoloji yapısını tam anlamıyla 'kökünden' değiştirebilecek birçok 'kullanılan ve kullanılmayan' deneye/buluşa da imza atmasına rağmen, ders kitaplarında adı nadiren geçer. Özellikle 'elektriğin kablosuz taşınabilmesi' gibi bir buluşu ve bunu kanıtlaması onun ne kadar benzersiz bir mucit olduğunu açıklar. Edison ile arasında amansız bir bilimsel mücadele geçmiştir. Elektrik üzerine yaptığı sayısız deneyler ve buluşlar vardır. 7 Ocak 1943 yılında kendisine ait patent aldığı 700 buluşla en çok patent sahibi kişi olarak dünya tarihine geçmiştir(Wikipedia, Özgür Ansiklopedi). Ancak Tesla’nın elektriği halka bedava dağıtma isteğini hiçbir kapitalist girişimci desteklemedi. Demek ki kapitalizm için önemli olan “imkânları darlaştırarak bir metaı kıymetlendirmek ve onun içinden kendisi için olanı çekip almak” daha kabul edilebilir bir değerdi.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının insanlığa büyük acılar yaşatıp bitmesinden sonra, dünya patronları ve ülke sınırları da değişti. Dünyanın yeni patronları Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Rusya soğuk savaş politikaları ile dünyayı idare edip nimetlerini paylaştılar. Özellikle bu iki devletin bilim ve teknikteki üstünlük mücadeleleri ayı hedef aldı. Aya gitmek için bir yarış başladı. Doksanlardan sonra dünyanın sınırları internet ağlarıyla yavaş yavaş kalkmaya başladı. Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla onun boşluğunu Çin, Japonya ve Avrupa Birliği Devletleri doldurmaya çalışmaktadır. Rusya hala büyük bir güçtür, ancak büyük patronun Ortadoğu’ya demokrasi getirme isteği onun petrolüne hâkim olma isteği ile kesişince Önce Irak’ın işgali, Sonrasındaki Arap Baharındaki karmaşa ortaya çıktı. Türkiye de bölgede bir güç olduğunu ispatlamaya girişti. Şimdi bir miktar tam olmayan ve henüz başlangıç niteliğinde olan bilim ve teknik girişimleriyle ve fakat en büyük etnik nüfusu olan Kürtleri nasıl kendi coğrafyası içinde tutabilmenin politikasını tam belirleyememiş olmanın ezikliği altında, bölgede tekrar eski Osmanlının gücünü ispat ile bölünme korkularını birlikte yaşamaktadır.

Batı Medeniyetinin yaygınlaşması ile modernizm, bütün dünya ülkelerinin insanlarının ortak ideali oldu. Modernizme katkı çoğu batı, değişik ülkelerden gelse de önderlik Amerika Birleşik Devletlerindedir. Çoğunluğu Kuzeyde olmak üzere bir dünya vatandaşının bugün evde- sokakta, karada –denizde ve havada sahip olduğu imkânlar oldukça geniştir. Bu gün istese yarın Amerika’dadır. Herhangi bir yerin haberini televizyon veya internetten anında alabilmektedir. Artık önceki yüzyıllar ve on yıllardaki çeşitli hastalıklardan ölümler kaderi değildir. İnsanın ömür ortalaması günümüzde kabul edilebilir bir şekilde uzamıştır. Ancak kansere çare tam henüz bulunamamıştır, Afrika’nın kara bahtlı insanı çeşitli hastalık ve yokluklarla amansız bir mücadele halindedir ve kuzey insanının eli güneydekinin imdadına henüz yeterince ulaşamamaktadır. Kuzey insanı bugün dünyayı fosil yakıtlarla kirletse ve ısıtsa da Mars ve diğer gezegenlerdeki olası hayat arayışıyla, yerin altında CERN’deki çalışmalarıyla inananlarına yeni Kâbeler oluşturmakta ve buradaki ziyaretlerden insanın bu dünyası için yeni cennetler edinme hayali/inancı içerisinde çabalamaya devam etmektedir. Metafiziğin bilim uğraşı olamayacağına Kant’tan sonra inanmaya başlasa da inanç ve ön kabuller ve bazı doğru verilere ve fakat daha çok hayallerin ve macera arama isteğinin karışmasıyla Batı Medeniyeti ve onun tüm devletlerdeki uzantısı günümüzdeki Modernizm, bir yandan hücre ve atom içerisine yaptığı mikro; bir yandan da evrenin gövdesi uzay alanına yaptığı makro dalışlarla Fizikötesi alana belirsiz, pahalı ve daha çok inançsal bir erkle girmiş bulunmaktadır. Gen değiştirmelerle varlıkların özüyle oynama- atom altı fizikte güya tanrı parçacığını arama-sonsuz geniş uzay dünyasına hâkim olmaya çalışma; önü sonu kontrol edilemeyen ve uzun vadede varlıkta ve canlıda yapacağı etki ve değişimleri bilemeyeceği ve daha iyisi Tanrı Kontrollü alan olması gereken fiziksel alan da olmakla birlikte, bu alan aynı zamanda Metafizik Alan olarak da nitelendirilebilir ki, bu alan şimdi insan operasyonu altındadır.  Bu, Rönesans sonucu Batının geliştirdiği tümevarımsal bilim anlayışının ve aynı zamanda Amerikan Pragmatizminin de tümdengelimci ve faydacı olmayan bir tercihin yolu olduğu için bir dilemması/ikilemidir.

Mekke Şehrinin kurulması Hacer ve çocuğuna lütuf olarak indirilen su sayesinde olmuştu. Şüphesiz Tanrı oraya evini yapıp müminlerin ziyaret etmelerini istemişti. Suyun burada kapıyı açan bir anahtar konumunda olduğunu her kes görebilir. Neredeyse beş bin yıllık Mekke şehri ve sonrasında Arabistan, şöhretini ilk elde bu suya borçludur. Günümüzde siyah yağın ve onunla çalışan her türlü metanın ve benzerlerinin şöhreti ak ve pak olan bu suyun şöhretini çoktan geçmiştir. Pekâlâ, bu yarıştaki üstünlüğün devamlılığı siyah olandan yana mütemadi midir? Bazı Teknik Adamların, Fizikçilerin belki Dünya Devlet Yöneticilerinin Bazılarının bu soruya cevapları, “evet” olabilir. Ben bu soruya cevap olarak “hayır” diyorum. Siyah yağın ve onunla çalışan her türlü metanın ve benzerlerinin değeri çok hızlı geçen şimdiki zamanın ruhundan dolayıdır. Pek yakında demode olacak, Arabistan’da zemzem suyunun, hurmanın, İran’da Narın, Amerika’da Akçaağacı Şurubunun ve Türkiye’de Buğday, Üzüm ve Zeytinin, Toros Dağlarının Üzerindeki Serin Bol Oksijenli Havanın ve altındaki Buz gibi Soğuk Suyun daha değerli nimetler oldukları bütün dünya tarafından tasdik edilecektir. Bıçak sırtında Kehanet-Öngörü ikilemindeki bu tahmini yapabilmenin dayanağı;  günümüz olagelen olaylarının birtakım sonuçlarını iyi gözlememle ve bunlar hakkında bilgi sahibi olmamla birlikte, dünyaya verilen iyiliğin kötülüğe nazaran daha fazla olmasından,  Adetullah’ı bir miktar bilmemden ve Tanrının Böğüren Altın Buzağının sonunu, Musa’nın cümleleriyle telaffuz etmesinden – Koç İsmail’in canını kurtarmıştı; Boynuzlarından tutularak devrilen boğa da insanlığın canını kurtaracaktır -  ve Bilge Kişinin Tekniğinin zamanın tekniğine galip gelecek olmasına inancımın tamlığındandır. Bununla birlikte beşer olarak bize düşen, nimeti koruyarak fitnenin dünyada yayılmasını önlemektir. Bunu herkes yeteneği ve yetkisi, konumu çerçevesinde yapacaktır, elinden geldiğince yapmaya çalışacaktır. Çünkü birey bile olarak ya yaptığımız, ettiğimiz şeyler gülü besleyecek ve güzel kokuyu yayacağız, ya da Allah korusun bu dünyada çeşitli pisliklere gark olacağımız gibi öbür dünyada da nimeti gereği gibi koruyup geliştirememekten ve böylece fitnenin yayılmasına yardım etmekten sorulacağız. Az bir akıl bile hangi tarafta olmamız gerektiğini belirlemektedir. Tabii bu etrafımızı güzelleştirme görevlerini hakkı layığı ile yapabilmemiz için zamanın ruhunun büyüsünden kurtulmamız gerekecektir. Bir miktar uyanık olma, bir miktar şüphecilik, din metinlerini kaynağından dosdoğru okuma ve günümüz olaylarıyla bunların ilişiğini kurma ve bir miktar felsefe okuma ve yapma bizi zamanın bu büyüsünden kurtaracaktır. Böylece günümüzde bizi zengin ve saygın yapan çoğu şeyin aynı zamanda orta vadede dünyamızı ve bizi fakir yapan şeyler de olduğunun farkına varacağız. Yani kendisinden kurtulmamız için önce bizi çök yönlü saran, zamanımız bu temel ikileminin farkına varacağız. Nihayetinde büyünün etkisinden kurtulduğumuzda, saatler iyiye doğru koşacak ve Tanrının selamı o saati kuran elin üzerine olacaktır.

İnsanlığın ve Milletimin Uluları Başta Olmak Üzere, Her Bir Düşünen Kafaya Arz Ederim Efendim!

hosting by HostEviniz